Sabah vapurunda kimse acele etmez
Kordon’dan kalkan 07.40 vapurunda geçen yirmi dakika, bu kentte hâlâ kimsenin elinden alamadığı küçük bir tatil gibi. Biraz da o yirmi dakikayı yazmak istedim.
Bu köşe yazısı demo içeriktir; yazar uydurmadır ve yazı bir görüşü temsil etmez.
Her sabah 07.40’ta Kordon iskelesinden kalkan vapura binen herkesin bir yeri vardır. Simitçinin hemen yanındaki tahta sıra emekli öğretmenlerindir, arka güvertedeki rüzgârlı köşe gazete okuyanların. Ben genellikle ortada, camın kenarında otururum; hem denizi hem insanları aynı anda görebildiğim tek yer orası.
Vapurda bir tuhaflık var: Kimse acele etmez. Karada her şeye geç kalan, kırmızı ışıkta bile telefonuna bakan bizler, iskelede halat çözülünce birden yavaşlarız. Sanki deniz, ‘şimdilik yapacak bir şey yok’ der ve biz de ona inanırız.
Geçen hafta karşımda oturan bir çocuk, martılara simit atmak için babasından izin istiyordu. Babası önce hayır dedi, sonra cebinden bir parça çıkarıp oğluna uzattı. Martı simidi havada kaptığında vapurdaki yarım düzine yabancı aynı anda gülümsedi. O an aramızda bir şey değişti; o yirmi dakika boyunca birbirimizin komşusuyduk.
Yeni tramvay hattı açıldı, sahile inmek artık çok daha hızlı. Buna seviniyorum; kent büyüdükçe yollarımızın kısalması gerekiyor. Ama vapurun yerini hiçbir şey tutmayacak gibi geliyor bana. Çünkü vapur bir ulaşım aracı değil yalnızca, kentin bize ayırdığı bir ara.
Belki de hepimizin günde yirmi dakikalık bir vapura ihtiyacı var. Denizin olmadığı yerlerde bir parkın bankı, bir kütüphanenin penceresi ya da eve dönerken seçilen uzun yol olabilir bu. Yeter ki acele etmediğimiz, kimsenin bizden bir şey beklemediği bir ara olsun.